Bir Aşk Mektubu

funeral platter

Tek bildiğim şu: hayat kısa ve hayat uzun. Açıklamama izin ver. Hayat kısa ile kastım ve çok geç olmadan söylemem gereken şu: seni seviyorum. Bu delice çünkü pek çok açıdan idealimdeki kişi değilsin, yanından bile geçmiyorsun. Sahip olduğun şey benim idrak edebileceğimden çok daha fazlası. Büyükannemin “şeytan tüyü” dediği şey var sende.

Ama öte yandan, hayat uzun ve ani değişikliklere gerek yok. Güçlü kalmalıyız meleğim. Bu on üç yaşında bir çocuktan beklenmeyecek kadar şaşırtıcı gelebilir ama seni temin ediyorum ki bunun üzerine bolca düşünecek vaktim oldu. Öncelikle evlisin ve yanlış hatırlamıyorsam Kelly ve Kim adında iki kızın, bir de askerdeki oğlun Jim var. Bense daha lise macerama girişmedim bile.

Önümüzdeki dört yıl boyunca yapacak çok ödevim olacak. Angaryaları saymıyorum bile. Ayrıca annemin dayattığı sıkı bir ondan sonra sokağa çıkma yasağı var. İnan bana aklını çelmek için tüm cazibemi ve retorik gücümü kullandım. Nuh diyor, peygamber demiyor. “Bırak artık be adam! Ondan önce burada olmazsan televizyon yok sana,” diyor onun yerine. Çok etkin ve sıkı bir mevzi.

İyi haber ise senin öğleden sonraları iki-beş vardiyasında çalışıyor olman. Ha, bu arada o uyarı yeleği içinde ne kadar çekici gözüktüğünü söyleme fırsatım olmadı. Neredeyse bir “yaya trafik görevlisi” olduğunu unutuyorum. Dans eder gibisin. “Ne Dinlediğimizi Bilelim” dersinde dinlediğimiz ve takdir ettiğimiz caz büyükleri gibi üflüyorsun düdüğünü.

Doğrudur, ben fevriyim. Bazıları cazibemi bu özelliğime borçlu olduğumu söylüyor. Ama aynı zamanda sabırlı ve ilgiliyim. Bilmeni istiyorum ki sana değer veriyorum. Kocan talihsiz moda anlayışı ve özensiz saçıyla mesafeli bir adam. Yine de kayda değer bir rakip. Mücadele etmeden senden vazgeçmeyecek, orası belli. Bir defans oyuncusu çevikliğiyle mini-vanına binip iniyor. Hem pası aceleye getirtip hem de orta sahayı koruyabilir. Durum böyleyken gerçek duygularımı yakalayıp “bastırma” denen küflü hapishaneye kilitleyerek kimse bakmazken Staten Island feribotundan denize dökemem. Pek çok yasadışı tıbbi atığa yaptıkları gibi. Tam olarak anlatamamış olabilirim.

Sevgilim, uzlaşmalıyız biliyorum. Şimdilik sadece her gün beni karşıdan karşıya geçirirken harcadığımız on bir saniyemiz var madem, öyle olsun. O zaman bize ait ve bunun için minnettarım. Seni bir daha görmeyecek bile olsam dünkü karşılaşmamızın hatırası yeter. Çözülmüş bağcığıma -bir kez daha- eğildiğimde, karşıdan gelen trafiğe kendini siper ederek koruyucu bir şekilde kollarını uzatmanın biricik hatırası. Bir itirafım var: daha Carroll Sokağında bağcıklarımı gevşetmiştim. Seninle birkaç saniye daha fazla vakit geçirmek için.

Dün sana baktığımda, güneş omuzlarının üzerinde koyu renk saçlarını aydınlatarak süzülüyordu. Boynunun silüeti açığa çıkmıştı. Bağcıklarıma uzandım. Tam o an ellerim birer ıstakoz pençesine dönüştü. Şeklinden bahsetmiyorum, tabii ki renginden de. Kullanılamaz haldeydiler yahu! Sen, “Acele et, Allah aşkına! Derdin ne senin çocuk?” dediğinde neredeyse sevinçten ağlayacaktım. Anladım ki o an ve sonsuza dek sana tapacaktım.

“Cırtcırtlı ayakkabılardan haberin yok sanırım?” dedin gülerek. İleri seviye öncesi İngilizce dersinde gördüğümüz herhangi bir satırdan daha şairane geldi bu cümle bana.

Cırtcırtlı ayakkabılardan haberin yok sanırım?

Gece yatağımda yalnızken düşündüm: sen mi bana caddede eşlik ediyordun? Yoksa ben mi seni öbür tarafa taşıyordum? Bensiz hayatın nasıl olurdu? Boş, anlamsız ve angarya dolu olurdu diyemem. Çünkü biliyorum, sen ışıl ışıl ve enerji dolusun. İlgini çekecek pek çok şey vardır. Belki hassas sevdiklerini çıkabilecek ihtilaflardan korumak için anonim bir isimle fotoğraflarını sergileyen yetenekli bir sokak fotoğrafçısısın. Belki cumartesi günleri, Belediye Binası’nın önünde yoldaşlarınla denek hayvanları için slogan atan ve ürkünç pankartlar taşıyan bir aktivistsin. Belki yatakta şekerlemeleriyle yayan bir işsiz, medeni bir aylak, bir istirahat uzmanısın. Hatta ot içmeyi seviyorsun belki (yaklaştım mı?) ve sıcak, köpüklü bir banyodan sonra evde adaçayı, tütsü ve çeşitli aromatik mumları yakarak dolaşıyorsundur. Kabul ediyorum, kişisel hayatın beni hiç ilgilendirmez. Ama şu sözlerim aklında olsun. Ben, şimdi, buradayım. Yapabileceğim tek şey o caddede seninle defalarca karşıdan karşıya geçmek. Bir gün yürümeye devam edip seni bir daha göremeyebilirim. O gün geldiğinde söz veriyorum bir sonraki köşede duracağım ve dönüp el sallayacağım. “Teşekkür ederim,” diyeceğim. “Ben güvendeyim. Ya sen?”

Tabii ki o sözleri dediğimi duymayacaksın. Çünkü en az yüz metre uzakta olacağım ve muhtemelen sadece dudaklarımı oynatacağım. Neyse zaten sesli söylemeye kalkarsam cool lise arkadaşlarım benimle dalga geçecektir. Ama o sözler söylendi bil ve ciddiydim. Beni unutma meleğim. Senin için ben sokağın köşesinden geçen yüzler, belki binlercesinden biriyim. Ama sen benim için bir teksin.

Greg Ames, A Love Letter
(“Funeral Platter Stories” kitabından)
Çeviren: Oya Yalçın
Fotoğraf: Kathy Daneman