Jack Kerouac, Duluoz Efsanesi

Untitled-1

Kim olduğumu bilmediğim, hayatımın ayrı bir dönemi, acayip bir zamandı. Evden uzaktaydım. Kendi düşüncelerimde kaybolmuştum, yorgundum. Hayatımda görmediğim ucuz bir otel odasında, dışarıdaki buharın tıslamasını, otelin yaşlı tahtalarının gıcırtısını, üst kattan gelen ayak seslerini, diğer bütün hüzünlü sesleri dinliyordum ve çatlamış, yüksek tavana bakarken, gerçekten kim olduğumu bilmediğim on beş tuhaf saniye geçirdim. Korkmadım. Yalnızca bir başkası, bir yabancıydım ve bütün hayatım ele geçirilmiş bir hayattı. Bir hayaletin hayatı. Ama sızlanmaktan vazgeçip yola devam etmek zorunda olduğumdan çantamı aldım. Güneş batıyordu. Birkaç soğuk biranın ardından kentin sınırına yürümeye başladım. Uzun bir yürüyüştü. Arabalarındaki bütün adamlar işten eve dönüyordu. Kafalarında demiryolu şapkaları, beyzbol şapkaları, her türden şapka vardı. Herhangi bir yerdeki, herhangi bir kentteki iş çıkışı saatinden farksızdı. İçlerinden biri beni tepenin sonuna dek götürüp çayırın sınırındaki yapayalnız bir kavşakta bıraktı. Burası güzeldi. Güneş battığında, mor karanlıkta dikiliyordum. Artık korkmaya başlamıştım. Bu kırsalda hiç ışık yoktu; birkaç dakika içinde kimse beni göremeyecekti. Neyse ki Davenport’a dönen bir adam beni kente geri bıraktı. Ama başladığım yere geri dönmüştüm.

Jack Kerouac, Duluoz Efsanesi
Tercüme: Taylan Taftaf