Aynı Çınarın Dibi

tezerozlu

Üzgün piçler gibi görünmemeye çalışırken daha da üzgün görünen piçler için…

Çengelköy. 1982 sonbaharında, Tezer’in, birkaç sene sonra yanında öleceği Hans Peter’le birlikte oturduğu aynı çınarın dibindeki sahil kahvesindeyiz. O gün, “bu adam benim ölümüm,” deyip durmuş Tezer. “Bak bu benim ta kendim, kafatasım bu, kendi ölümüm!” Damarlarının akışı aynı olduğu için belki de. Kendi benzerini bulmak mı, bu bilindik sığınma isteği mi? Yaklaşan hastalık öncesi, bunu hissetmek mi?

Artık susmuş olan herkes gibi, ondan da geriye o kadar çok soru kaldı ki, denize en yakın masalardan birine oturmuş, önce kendi sorularımızı silmeye çalışıyoruz. Şehrin bir yerlerinde ve kendi düşüncelerimizde kaybolduğumuzu it gibi biliyoruz; yeniden bağlantıya geçmek istediğimizi de. Ama her şey, bir kez daha, yabancılaşıyor.

Yapacak başka ne kaldı?

Tezer o hastalığa yakalanmamış olsaydı, değişen ne olurdu? Avrupa onu saklayabilir miydi? Saklayabilirdi belki, saklıyordu neredeyse. Ama ölüm daha önce davrandı. Kıl payıyla, sanki bunu yapması her şeyden daha önemliymiş gibi, alelacele, delice.

Ya biz? Biz kendi hastalıklarımızdan şans eseri yırtmış olsak, birbirimize gene aynı gözle bakar mıydık? En iyimser halimiz bir görüş günü haletiruhiyesi olacaksa, bu olanlar yalnızca interaktif bir müsamere mi? Herkes birbirinin dramında ve mutluluğunda yalnızca yer mi alıyor?

Bütün bunları unutmamız lazım. Gene çözemeyeceğimiz her şeyi önümüze açıp gözlerimizi kısarak bakıyoruz; sanki hemen oradaymış gibi, gözlerimizin tam önündeymiş gibi. Ama değil. Orada hiçbir şey yok.

Çengelköy. 1982 sonbaharında, Tezer’in, birkaç sene sonra yanında öleceği Hans Peter’le birlikte oturduğu aynı çınarın dibindeki sahil kahvesindeyiz. Burada sessizlik ve hareketsizlik hakim; insanların gerçekten de yapacak hiçbir şeyi yok. Farkında değiller ama en çok böyle anlarda bir şeyin olmasını bekliyormuş gibi görünüyorlar. Birden, çok kısa bir an için, birbirimize benziyoruz.

Taylan Taftaf