01.04
WHAT ARE YOU ABOUT?
bir bicycle day röportajı
Hiç tekrarı olmayan uzun doğaçlamalar, seslerle canlı deneyler, bazen kaydedilmediği için uzaya karışıp giden konserler, harikalar diyarında sürekli düşülen döngüler, Kara Kitap, orman, karanlık . . .
bicycle day bütün bu ipuçlarının dizildiği, fiziksel coğrafyadan bağımsız bir harita üzerinde,
bazen büyük bazen küçük sesler çıkaran üç kişilik bir orkestra.
Sakat bir yılın son günlerinde, bu orkestranın iki üyesi Onur ve Berke ile bisiklet gününü konuştuk.
Röportaj: Ziriab Mobile / 23 Aralık 2009 Kadıköy
wonderland cover by İlkay C. Saray / polaroids by Berke Can Özcan / band photo by Aylin Güngör

Öncelikle bir grubun albüm kaydettikten sonraki sürecinden konuşmak istiyorum. Bir yerlerde çalıyorsunuz, insanlarla konuşuyorsunuz, röportajlar veriyorsunuz. İnsanlarla müziğiniz üzerine konuşmakta zorlanıyor musunuz? Aslında tercih etmediğiniz bir şey mi bu?
Berke: Kendim için konuşacak olursam, bicycle day yaptığım en karmaşık müzik ama bir yandan da insanlara anlatması o kadar kolay ki: Hiç tekrarı olmayan, uzun doğaçlamalar çalıyoruz. Bana mesela 123’ün nasıl bir müzik yaptığını sorduklarında hiç cevap veremiyorum. bicycle day söz konusu olduğunda ise, doğaçlama çalıyoruz, bir çaldığımızı da bir daha çalmıyoruz, diyebiliyorum rahatça.
Onur: Şu ana dek bu konuda çok konuşmadım ama deneysel doğaçlama diyerek açıkladığımızda bunu anlamayan birçok insan da çıktı karşımıza.
Kendi içinizde konuştuğunuz, kurcaladığınız bir konu mu bu?
Berke: Biz ne yapıyoruz diye mi? Hayır, bunu konuşmuyoruz. Daha doğrusu bir kere oturup konuştuk bunu, bicycle day kurulurken. Doğaçlamalar çalacağız. Herhangi bir tema ya da parçayı bir daha çalalım diye de konuşmuyoruz. Yani bicycle day kurulurken konuştuklarımız halen geçerli.
İki kaydınız da –Alive ve Habbit In Wonderland– bu şekilde mi ortaya çıktı?
Onur: Onlar özellikle kayıt yapılsın diye yapılmadı. Evde ya da dışarıda çalıyor olalım, tamamen canlı kayıtlar.
Berke: “Alive”, bütünüyle Peyote’de çaldığımız gecelerin kayıtları; “Habbit In Wonderland” ise evde, kendi stüdyomuzda canlı kaydettiğimiz parçalar. Onur’un demek istediği de, parçaların özellikle bir albüm için kaydedilmemiş olması. Zaten çaldığımız her şeyi kaydediyoruz.
Onur: Bazen bir araya gelip, tarihleriyle tutulan bu kayıt arşivinde gerilere dönüp hoşumuza giden kısımları alıyoruz, bant keser gibi kesiyoruz…
Berke: …ve ona bir isim veriyoruz. Hangi doğaçlama kaydı olduğunu da o isimle hatırlıyoruz. “Magara” dediğimizde, herkes neden bahsettiğimizi biliyor o zaman.
Onur: Ama bir daha o kaydı çalmamız da mümkün değil.
Berke: İsim konulmamış her kayıt bir anlamda boşluğa gidiyor. Data olarak varolsalar bile aslında bizim için yoklar. Çünkü geri dönüp bir isim koymamışız ona. Uzaya atılmış gibi duran kayıtlar.
Bu durumda, çalınan herhangi bir doğaçlama parça, albüm ya da pazar gecesi arkaoda’da verdiğiniz konser, bir daha duyulamayacak. Tek kerelik performanslar.
Onur: Evet. O gün (arkaoda’da) tuhaf bir şey oldu mesela. Arada bir çatıkatında kendi kendimize çalarken de olan bir şey bu, bazen hiçbirimiz record tuşuna basmamış oluyoruz. Sonuçta o günün kaydı olmuyor. Pazar gecesi de öyleydi.
Berke: O, tam anlamıyla uzaya gitmiş oluyor. Bazen gecenin sonunda durumu fark ettiğimizde, üzücü de olabiliyor bu. O kaydın bir nedenle yapılamamış olması. Böyle durumlarda, konserde hoşumuza gittiğini anımsadığımız bir kısma geri dönemiyoruz.
Onur: Aslında, çok uzağa sadece tek bir mikrofon koyuyoruz ve bu yüzden kayıtta olduğumuz aklımıza gelmiyor; bazen de kaydetmeyi unutuyoruz zaten.
Doğaçlama performanslar olduğundan, çalarken iletişiminiz nasıl oluyor?
Onur: Çalarak konuşmaya çalışıyoruz. Hem kendimizi, hem bir diğerini dinlemeyi öğreniyoruz. Evde oturup vakit geçirmek, konuşmak, paylaşmak gibi.
Berke: Mesela arkaoda tam olarak ev gibi bir yerdi. Bu yüzden çatıkatı stüdyomuzda yaptığımız şeye çok benzeyen bir performans çıktı ortaya ve tam anlamıyla konser veriyormuşuz gibi de hissetmedik.
Onur: Evet, evde çalıyor gibiydik.
arkaoda dışında şu ana dek tüm performanslarınız Peyote’de oldu, değil mi?
Berke: “Mavi Terleyen Adam”la çatı dans stüdyosu ve garajistanbul’da yaptığımız performanslar haricinde, Peyote dışında bir yerde çalmadık.
Onur: Ama şöyle bir fark var; arkaoda konseri şu ana dek verdiğimiz konserler içinde en kalabalık olanıydı. Ev gibiydi ama aslında konsere benzeyen tek konserimiz oldu. İnsanlar oraya müzik dinlemeye geldiler, dinlediler ve gittiler.
Berke: Çok garip bir şekilde, herkesin çıt çıkarmadan dinlediği tek yer oldu. Peyote’de öyle olmazdı.
İlk demo kayıtlarını dinlediğimden bu yana merak ettiğim bir şey bu. Albümün adını neden “Habbit In Wonderland” koydunuz? “Alice Harikalar Diyarında”, korkunç bir eser ve harikalar diyarı da çok güçlü bir metafor.
Onur: Az önce arşivdeki kayıtları bant keser gibi kestiğimizi söylemiştik, dinlerken de isim koyuyoruz. Berke bu kayıtlardan birini dinlerken, “Bu bir habbit,” dedi. Parçanın sonlarına doğru Wonderland soundunu betimleyecek bir şey duyduğumuzu konuşuyorduk, bu defa Berke dinlediğimiz şeyin biraz “Alice in Wonderland” gibi de olduğunu söyledi. Arkasından “Habbit In Wonderland” geldi.

Bant dergisine verdiğiniz röportajda Berke, “What Are You About?” parçasının Wonderland düşüncesine tezat olduğunu söylüyor. Nereden geliyor bu tezatlık? Nedir Wonderland düşüncesi?
Berke: “What Are You About?”, “sen ne siksin?” diye bağıran bir parça. Tezatlık biraz bununla ilgili.
Onur: Peyote’de çaldığımızda gayet gerçek bir şey söz konusu ama çatıkatında bicycle day kendi içine kapandığında, kendi harikalar diyarımızda kendi döngülerimize dönüyoruz.
Berke: Zaten tamamen ev kayıtlarından oluşan bu albümde Peyote kayıtlarından seçilmiş tek parça “What Are You About?”
2007 sonbaharında Patti Smith Babylon konserinde Allen Ginsberg’den Howl’un dipnotunu okuduktan sonra, İstanbul’da böyle bir şey olabileceğini düşünmezdim. Siz bu parçayı çaldığınızda içeride kaç kişi vardı ve kaçı ne döndüğünün farkındaydı?
Onur: Hatırlamıyorum, belki 5-10 kişi. O sıralar önüme metinler alıp okuduğum oluyordu ama artık yapmıyorum. Ginsberg, Burroughs, Bukowski gibi yazarlardan metinler okuyordum. Ama kolajdı onlar, okuduğum bir sayfayla diğerinde gözüme çarpan bir satırı birleştiriyordum.
“What Are You About?” da tek bir kere çalınmış bir parça değil mi?
Onur: Bir kere.
Berke: Her şey henüz yalnızca bir kere çalındı.
Gene Bant röportajında, Alican İstanbul’dan beslendiğinizi söylerken, Berke tam aksine hiç beslenmediğinizi, almak yerine verdiğinizi söylüyor. Bu ciddi bir ayrım değil mi?
Berke: Hakkaten “İstanbul’dan besleniyoruz” muhabbeti biraz saçma. Her yerden besleniyoruz, ne bileyim. Alican İstanbul’dan beslendiğini düşünüyorsa, İstanbul’dan beslenmediğini düşünen bir adamla iş yapıp sesler çıkarıyor. Sonuçta dinleyen birisi bunun İstanbul’u çağrıştırdığını düşünüyor, bir diğeri düşünmüyor. Yani o kadar konuşulmayacak bir mevzu ki İstanbul.
Onur: Coğrafyadan bahsetmeye gerek yok sonuçta. Zaten buradayız. “bicycle day bazen küçük bazen büyük sesler çıkaran İstanbullu bir orkestradır” diyoruz. Bunun ötesi yok.
Berke: Ben her konuda bu şehre verdiğimizi düşünüyorum, bir şeyler almak yerine. Hep veriyoruz.
Onur: Vermesek de o alıyor zaten. Bir şekilde alıyor.
Ama zaten sizin çaldığınız yer şehrin dışında. Çatıkatı stüdyonuz ormana çok yakın değil mi?
Berke: Evet, arabayla beş-on dakika mesafede, ormana dalıyorsun.
Onur: Ama yürüyüş yolu filan olan bir orman değil. Yol kenarına arabayı çekip bir anda ormanın içinde buluyorsun kendini.
Mesela Bolu’da da, gene orman içinde bir performans yapmayı düşünüyorsunuz. Çaldığınız stüdyo zaten şehir dışında, neredeyse ormanın içinde. Şehre gelip çaldığınız yerler ise Peyote, arkaoda gibi daracık binaların arasına sıkışmış, hatta kendileri daracık binaların içerisinde olan sahneler. Ormanda, açık alanda çalsanız, bu tip barlarda duyduğumuz müzik çok değişir mi sizce?
Berke: Bütünüyle Peyote kayıtlarından oluşan “Alive” ile çatıkatı stüdyosunda çıkan “Wonderland” arasındaki fark da bu. İşte burada gene şu İstanbul mevzusuna dönmek istiyorum. Bu, herhangi bir kentte olamaz mıydı? Bir yandan ormana gidip, bir yandan şehrin içine girmek. Bir yandan stüdyoya girmek, bir yandan dışarıda konser vermek.
Berke sen ne zamandır İsveç’tesin? Kısa bir zaman mı?
Berke: Çok yeni. Orada yaşamıyorum. Bir ay orada, bir ay burada oluyorum. Son üç-dört aylık dönemde gelgitler oldu. Yine olacak. Şimdi bir ay daha gideceğim.
İsveç’te bir yandan bağlantılar için de bulunuyorsun değil mi? Plak şirketleri, konser verilecek yerler ya da festivaller gibi?
Berke: Her zaman. Henüz somut bir şey olmadı ama yaza doğru bir şeyler olabilir. Yalnızca İsveç’te değil, Almanya’da da olabilir. Küçük kulüpler olabilir, belki festivaller. Öyle bir çabamız var, insanlara ulaşmaya çalışıyoruz. Daha önce 123 için insanlara çok şey gönderdim; bu gidişimde bicycle day için de olacak.
Siz üçünüz Bilgi Üniversitesi’nin müzik bölümünde tanıştınız. Peki, diyelim ki, Kuzey Avrupa’da bir üniversitede tanışmış olsaydınız ve bicycle day orada kurulmuş olsaydı, ne değişirdi?
Berke: Teknik şeyler değişirdi, ama zihinsel olarak değil. Müzik yine böyle bir müzik olurdu. Başka bir yerde, başka bir coğrafyada. Ama teknik şeyler ya da gündelik hayatla ilgili mevzular ayrı tabii. Nasıl baktığına bağlı.
Onur: Tabii Avrupa’daki bir sürü ülkeyle burası arasında farklar var. Burada henüz oturmamış olan şeylerin oturmuş olduğu yerler var. Hatta bu yerlerden birine de Berke gidip geliyor. Ama orada bile rahatsız olduğu bir sürü konu olduğunu biliyoruz.
Berke: Orada bile bicycle day gibi bir müziği olması gerektiği kadar özgür bir şekilde çalmak için kendi imkanlarınıza sahip olmak zorundasınız. Arabanla davulunu götürebilmelisin, mekanlarda parasız çalmayı göze alabilmelisin. Aynı şey yani. Orada da pop-act olmadığınız sürece işler çok zor.
Onur: Bu lokal bir sorun değil. Şu anda yaşadığımız çoğu sorun lokal olmadığı gibi, bu da değil aslında.
Berke: Bu yüzden nasıl İstanbul’a veriyorsak, buna da kendimizden veriyoruz. Ne kadar profesyonel olursak olalım, bir yandan hobi gibi. Çünkü ev gibi bir yere kendi ekipmanını kendi arabanla taşıyıp, kendi imkanlarınla insanlara ulaşmaya çalışıyorsun. Zor bir şey.
Onur: Kendi imkanlarınla CD’leri çıkartmak da aynısı. Ya da dağıtmak.

Başından sonuna tüm iş size ait, her şeyiyle siz ilgileniyorsunuz.
Berke: Sırf müzik değil, kim ne yapıyor olursa olsun, bunu yapardı.
Onur: Seviyorsan, seni mutlu ediyorsa yaparsın. Marangoz olsan kendine sandalye yapmayacak mısın?
Zamanında sürgündeki Rus yazar Vladimir Bukovsky’nin bir sözü var: “Bunu ben kendim yarattım, kendim düzenledim, kendim sansürledim, kendim yayınladım, kendim dağıttım ve en sonunda ben kendim hapse girdim.” Bu, şu anda yaşadığımız hayatı, yaptığımız işleri açıklamıyor mu biraz?
Berke: Sen de mesela aynı durumun tam ortasında değil misin?
Öyle. Bazen hemen hiç fark görmüyorum hatta. Karşılaşılan zorluklar aynı. Ama ben arada deliriyorum, siz delirmiyor musunuz? Zaten her şeyi siz yapıyorsunuz; yaratıyor, kaydediyor, çoğaltıyor, yayınlıyor, dağıtıyorsunuz. Ücretsiz konserler veriyorsunuz, albümlerinizi dağıtıyorsunuz insanlara. Buna rağmen gene de ilgisizlikle karşılaşmıyor musunuz?
Berke: Bazen sıkılıyorsun, bazen çok mutlu oluyorsun. Bazen çok iyi bir konserden sonra müziğin kendisi bile yetebiliyor. Cebinde para yok diyelim, gene de iyi bir dönem geçiriyorsun.
Galiba bunu Alican anlatmıştı. Peyote konserlerinden birinde, bir ara içeride kim var, kim dinliyor diye bakmış ve gördüğü, gayet bedbaht, üç yalnız adammış.
Berke: Evet, hepsi ayrı yerlerde tek başına duran üç adamdı. Hepsi sanki sevgilisinden ayrılmış gibi görünen üç adam. Biz de üç tane adamız sahnede. Duruma bak. Böyle bir gece geçirdik işte. Üç tane sap, üç tane sapa çaldık.
Diyelim ki çok ünlü bir müzisyenin hayatını anlatan bir film izlerken, bu müzisyeni, henüz tanınmamış olduğu bir dönemde bir barda iki-üç adama çalarken gördüğümüzde, bu sahneyi gayet romantik bir açıyla alabiliyoruz. Ama o an yaşanırken müzisyen için gayet yıpratıcı olabilir.
Berke: Aslında çoğu zaman fark etmiyoruz kim var, kim dinliyor. Ama arkaoda’da bizi dinleyen o kırk-elli kişi bana gayet iyi hissettirdi. Evimizde gibiydik. Konser öncesinde, ne olursa olsun evde gibi çalacağız diye konuştuk. Ama bir başladıktan sonra, içeride elli kişi oldu.
Onur: İlk girişimizi yaptıktan sonra, alkış da olmadı, tepki de. Yalnızca sessizlik. Orada ne yapacağımı bilemedim. Çok uzun süredir ilk defa sahnede heyecanlandım. Garip.
Berke: Ben de. Salaklığa bak.
arkaoda’da eskiden alt kattaydı konserler, şimdi üste alındı ve daha iyi olmuş gibi. Hem çalanlar hem de dinleyenler için.
Berke: Ben altta çaldım. Ama yanlış bir yerdi orası. Bahçeye açılan geçit orası. Çalarken gazinocu gibiydin. Yukarısı çok iyi.
Bu pazar günü de tam siz konsere girecekken, aşağı kattan bir garsonun “3 Arjantin, 1 küçük bira” diye seslendiğini duyduk. Harika bir andı o sessizliğin içinde.
Berke: Ama ben zaten böyle müzik yapan bir grubun daha uzun süreler için ancak böyle küçük mekanlarda huzurlu olabileceğine inanıyorum. O konsantrasyonu büyük ölçekli düşünmek, büyük festivallerde mesela, zor. Ama arkaoda gibi yerlerdeki samimiyet çok iyi. Ben anlamıyorum Supersilent gibi bir grubun nasıl büyük festivallerde çalabildiğini. Yaz, gündüz vakti, insanlar geziyor, dinliyorlar–dinlemiyorlar. Woodstock gibi. Dinleyen de var, çöp toplayan da, asit çakıp yamulan da. Herkes var yani. Ama tabii bir yandan çaldığın için, anlamıyorsun da etrafta ne döndüğünü. Ama yine de küçük mekanlarda işin keyfi başka.
Peyote’de nasıldı? Orası da küçük bir sahne.
Berke: Kimse gelmiyordu ki. Hem Peyote’de, şu kadarcık da olsa yüksek bir sahne vardı ve o sahne bicycle day için sorundu. arkaoda’da insanlar yerlere oturdu, aynı hizadaydık ve bu daha iyiydi.
arkaoda’da bir şey daha dikkatimi çekti. İnsanlar çıt çıkarmadan, öylesine bir konsantrasyonla dinliyorlardı ki, bir oda müziği dinletisi gibiydi bir açıdan.
Onur: Bak şimdi coğrafyadan bahsedebiliriz. Gerçekten de İstanbul’da iki yaka arasında ciddi farklar var. Ruh açısından. Burası, Kadıköy, kasaba gibi bir yer; karşısı ise çok karışık. Karşıda ne olduğu belli değil. Kadıköy’de gerçekten daha heyecanlı bir durum var ve insanlar dinliyor. Herhangi bir şeyi takip etmek için geliyorlar. Mesela Poetix’in yeraltı film gösterimlerinde, Kargart’daki Sigur Ros gecesinde gördüm bunu. İnsanlar olay neyse ona geliyorlar, katılıyorlar ve bitince gidiyorlar. Bar ortamı gibi olmuyor, gelip tanışmıyorlar bile burada, tam bir konser mekanı gibi oluyor o zaman. Berke’nin dediği gibi, yüksek sahne de bir hiyerarşi yaratıyor. Burada ise böyle bir şey yok. Aynı hizadayız. Bu çok güzel. Peyote bir sürü farklı grupla uzun zamandır müzik yaptığımız bir yer ve orasını da seviyorum. Ama biraz yorulduk. Orası da uzun senelerdir bizim için bir evdi fakat bazen evden uzak kalırsın, ev değiştirirsin.
Berke: Gerçi karşıda, Peyote’de bir salı günü tek başına böyle bir müzik dinlemek de isteyebilirsin. Sonuçta insanla ilgili her şey.
123 ve bicycle day’in albümleri çok yakın aralıklarla çıktı, öyle değil mi?
Onur: Arada şöyle bir fark var; 123 resmi olarak yayınlanmış bir albüm ama “Habbit In Wonderland” bu açıdan bir demo.
Berke: 123’de kültür bakanlığının bandrolü var sonuçta. Biz bicycle day’in “Habbit In Wonderland”ine ise “official bootleg” diyebiliriz. Zamanında mesela Grateful Dead bazı konserlerinin serbest olarak kaydedilebileceğini söylemiş. Aynı konserin internet üzerinde belki doksan tane farklı kaydını bulabilirsin. Herkes kendi kaydını yapmış, official bir durum yok. Biz ise kendi yaptığımız kayıtları kendimiz dağıttığımız için, “official bootleg” diyoruz. Yani x biri kaydetmemiş de, biz yapıp dağıtmışız.
Bir proje olarak mı görüyorsunuz şu anda bicycle day’i? Hatta Onur bunun bir deney olduğunu söylemişti.
Berke: Aslında bu bir grup…
Onur: …deneyler yapan bir grup.
Bu, bir grup olup olamayacağınızı gösterecek bir deney mi aynı zamanda?
Berke: Onu gördük. Deniyorduk ama artık oldu.
Onur: Ama gerçekten denedik bir süre.
Dave Mustaine’in viski ve valium sapkınlığı içinde olduğu zamanlarda bir röporatını okumuştum. Mustaine, nasıl olup da üç-dört adamın yan yana gelip yirmi sene müzik yapabildiğini anlamadığını söylüyordu. Kendi de bunun içinde olmasına rağmen.
Berke: Pek anlaşılacak mevzular değil zaten.
Onur: Gerçekten evlilikten farksız bir hale geldiğinde zorlaşabilir.

Kendinize ait bir label da var ve bu label –Aisha Records– üzerinden ilk yayınladığınız albüm 123 oldu. Yakın zamanda daha çok albüm yayınlama durumu var mı?
Berke: Olsun istiyoruz. Aisha’nın kataloğunun büyümesini istiyoruz.
Onur: O label Berke ve ablası Hande’nin elinde ama biz bir aileyiz ve her şeyi birlikte yapıyoruz. Herkes bir şeyler için uğraşıyor.
Berke: Evet mesela Onur’un solo albümünü de birlikte yapıyoruz. Ben çalıyorum, Feryin (Kaya) çalıyor. Tolga Tüzün’le yaptığım çalışmaların Aisha üzerinden yayınlanmasını düşünüyorum. bicycle day’in de bir sonraki kaydının Aisha için olmasını konuştuk. Bir yerlere gidip ona özel bir kayıt yapmak planlarımızın arasında. Şubat ayında bir kayıt fikrimiz var ama albümün çıkması mayıs olabilir. Onu şu anda kesin olarak söylemek zor. Biz o kayıtları bir yapalım da.
Onur: Bu sefer gerçekten albüm kaydetmek için ciddi bir kayıt sistemi kurup, İstanbul’un dışında, Karadeniz kıyısında bir yerlerde bu işi yapmak istiyoruz. Belki bazı müzisyen misafirlerimiz de olacak. Ne çıkacağını bilmiyorum, kimse bilmiyor.
Berke: Kayıt sonrasında zaten gene dinleme, isim koyma, kesme, biçme, konuşma olacak. Bizi oyalayacak. Biraz böyle, birbirimizi sikicez mecburen.
Onur: Bizi korkunç geceler bekliyor. Bir takım sarhoşluklar yani.
Aisha Records zaman içinde çok daha büyük bir işe de dönüşebilir. İşin bu tarafıyla ne kadar ilgileniyorsunuz?
Berke: En büyük temennimiz o. Ama bunu öncelikle küçük, samimi bir şey olarak yapmazsan, büyük bir şeye de dönüşmez zaten. Şimdi bunları düşünmüyoruz. Zaman içinde bir ürün olarak öyle bir değer kazanmalı ki, sonra buna bakalım. Bu işler bir gün değer kazanacak ama değer kazanması için bugünden işimizi kalpten yapmaya çalışıyoruz. İnce nokta da o zaten. Tabii buna gittikçe bir iş gibi bakmaya da başlıyoruz.
bicycle day’in müziği için karanlık denmesi sizde nasıl bir his uyandırıyor? Bu tür betimleyici kelimeler sinir bozucu oluyor mu sizin için?
Onur: Hiç olmuyor. Neysek o. Bazen karanlık oluyorsun.
Berke: O an karanlıksak karanlığızdır. Karanlık ne kadar kötü bir şey ki? Bazı sabah uyanırsın, kahvaltı ederken alıp başını gitmiş, abuk sabuk müzikler dinlemek istersin.
Bunu size sormamın nedeni, çocukluğumdan bu yana sevdiğim birçok yazarın, müzisyenin bu türden “karanlık, depresif, kasvetli” gibi kelimelere indirgenmesi. Ama o karanlık şeyin içinde beni ilgilendiren çok fazla şey var.
Berke: İnsanların kendilerinden emin bir şekilde “karanlık, karanlık” dedikleri şeyi gerçekten anlayıp anlamadıkları da önemli. Sense o karanlık denen şeyin içindesindir.
Sizin müziğiniz için karanlık deniyorsa, konuşulması gereken bir konu da “Kara Kitap” olabilir. Özellikle Berke’nin “Kara Kitap” takıntısı olduğunu Onur’dan duymuştum.
Berke: Beni büyük delirtiyor o kitap. Bilgi’nin giriş mülakatındayken Seda (Ergül) o zamanlar bölüm başkanı değildi, Can hocaydı (Can Kozlu). Ama Seda da mülakattaydı, onlarla okuduğum kitaplar üzerine konuşmuştuk ve aslında konuştuğumuz “Kara Kitap” oldu. Burs mülakatında “Kara Kitap” konuşmak ilginçti tabii. Orada Galip, Rüya’yı arıyor. Benim en çok hoşuma giden de, Galip’in Rüya’nın bahçelerinde gezmekle ilgili takıntısı. Kendisini Rüya’nın rüyasında görmek istemesi ve orada kendini göremeyecek oluşundan duyduğu korku.
Onur: Ama “Kara Kitap”ta Galip kendini de arıyor. Aslında mesele de bu bizim için. Kitapta Celal’in köşeyazılarından birinde “Bu ülkede kimse kendi olamaz. Yenikler ve ezikler ülkesinde varolmak bir başkası olmaktır. Peki, yerinde olmak için can attığım o bir başkası da bir başkası olmasın?” gibi bir cümle hatırlıyorum. Galip kendini arıyor ama kitapta kendine yabancılaşılan bir durum sürüyor. Bu ülke mesela, artık kendini kaybetmiş, aramaktan vazgeçmiş. Böyle bir yerde yaşarken, bicycle day kendini arayan, kendi olmayı deneyen üç kişiden kurulu bir grup. Kendini bulma deneyi. Aklıma Can hocanın bir tabiri geliyor burada: “ruhunu soymak”. bicycle day’in denediği şey de bu. Çırılçıplak kalmayı denemek.
Karanlıkla bir sıkıntınız yok o zaman. “Bisiklet Günü” kaçmak öyle bir şey benim kafamda. İlla bisiklet sürüyorsun diye gülücükler saçman gerekmiyor. Gayet karanlık bir kafayla, dümdüz gidersin. Yokuş aşağı da olur, elini bırakarak da.
Onur: “Bisiklet Günü” meselesi bir yolculuk meselesi. Oradaki bisikleti seviyoruz, bu “Bisiklet Günü” Hoffman’ın “Bisiklet Günü”. Bisiklet günü karanlık da olabilir. Birkaç dakika sonra güneş de açabilir.
Kafanızda disiplinlerarası bazı projeler olduğunu biliyorum. Diğer disiplinlerden bazı sanatçılarla ortak işler. Biri de şu araba mezarlığı projesi, değil mi?
Berke: Aslında biraz sürpriz bir şeyler yapmak istiyoruz. Junkyard. Bir araba mezarlığında…
Onur: …diğer disiplinlerden bir takım insanlarla bir araya gelip, bir performans sergilemek istiyoruz. Düşündüğümüz, bunun bir film olması. Birileri yazsın, birileri çizsin. Ressam bir arkadaşımız var mesela, bir şeyler çizmek istiyor. Bazı görselciler olabilir.
Berke: Bu arada “Full Throttle” diye bilgisayar oyunu vardı. Benim aklıma o geliyor.
Onur: Evet o da araba mezarlığında geçiyordu. Mikrofonlar koyup o arabaları da müziğe katmak, o hurdalardan ses çıkarmak istiyoruz. Tepemizde on kat araba olsun yeter. Sonuçta gene bir laboratuvardaymışız gibi deney yapacağız, sadece bu defa mekan bir araba mezarlığı olacak. Bunun bir DVD’si, kitabı olabilir.
Berke: “bicycle day – junkyard” diye bir şey çıkaralım o zaman. İsmini koyduk, artık yapabiliriz.
Tamam, son sorunuz. Bunu uzun zamandır herkese soruyorum. Yürürken köşeyi döndünüz ve karşınıza siz çıktınız. Ne yapardınız?
Berke: Konuşurdum herhalde.
Onur: Sorardım ben de, konuşmaya başlardım.
Berke: Evet, sorardım. What are you about? diye sorardım.

http://www.myspace.com/bicycleday
http://www.lastfm.com.tr/music/Bicycle+day
http://bicycleday.muxtape.com
No Comment.
Add Your Comment